BENİM DAVAM BEŞERİ DEĞİLKİ ÜMİDİM KIRILGAN OLSUN - Blogcu




BENİM DAVAM BEŞERİ DEĞİLKİ ÜMİDİM KIRILGAN OLSUN

Ana Sayfa Profilim Arsiv HciForum


Hakkimda

Allah Resûlü (sallahu aleyhi ve sellem) buyurdu: "Bir kadın, beş vakit namazını kılarsa, Ramazan orucunu tutarsa, namusunu korursa, kocasına itaat ederse, ona, "Cennetin kapılarından hangisini istersen oradan gir," denilir."


Kategorilerim



Yazilarim

ESSELAM...
VEDA VAKTİ...!
HAYIRLI KANDİLLER...
Kahve taneleri .....
Şahit olmak, sahip olmaktan daha şereflidir...
ve'dduha ve bahar..
Bir kız başını açıp okuyabilir mi?
ARADA BİR BUNALDIĞINIZDA BU YAZIYI OKUYUN...
ÖFKEMİN ASIRLARDIR KAPANMAYAN YARASINA...
BENİM ÖRTÜM GÜL KOKAR...


Ziyaretçilerim



Arkadaslarim

dualarla
keremcem130
daisy1
resulevuslat
ysmnclskn
hakkdostu
esmoo
myvizyon
serap29
vuslatgulu
sevgipinari01
okanbozkurt
aydanur42
pazaryoluu
busecegunler
surgunsehrim
sevgisizsevgi
rufeydem
nurosmanlitorunu16
simuzer60
gonulhanesi
usta28
gulkokulum
modaciaile
geldostagidelim
sseennee
adardil



Baglantilarim


herseycocuklarimizicin


Karisik


   






Bannerim












Dostlarim

herseycocuklarimizicin



Tesetturluyum




ESSELAM...


Sözüm vardı, size dostlar
Hazan oldu,işte geldim
Siz dostları,çok özledim
Sağlık oldu,işde geldim...
((((((((((((:))))))))))))))))
Tatil değil, geçim derdi.
Tek tesellim, çiçeklerdi
Deniz güzel, seçim zordu
Selam dostlar işte geldim

Esselamun  Aleykum Dostlar!!!

Uzun bir aradan sonra yine sizlerle birlikte olmaktan mutluluk duyyorum. Hani derler ya ŞÜKÜR KAVUŞTURANA:)
 Yine yeni paylaşımlarla beraber olmak dileğiyle...
Hayr ve Dua ile kalın inşaallah.... 
Muhabbetle....:))) 
        


Tarih: 22:00, 11/11/2009
Yorum (1) | Yorum yaz | Baglanti

VEDA VAKTİ...!


 

Her kapalı göz uyku değil, her veda ayrılık değildir.

İŞTE VEDA VAKTİ DOSTLAR.....DÜĞÜNÜM VAR O YÜZDEN KISA BİR SÜRELİĞİNE SİZLERDEN AYRILIYORUM.RAHMANA EMANETİMSİNİZ, RABBİM CÜMLEMİZE HAYIRLI İMANLI EŞLER NASİB ETSİN...HAYIR DUALRINIZI EKSİK ETMEYİN İNŞAALLAH......TEKRAR GÖRÜŞMEK DİLEĞİYLE....DAİM MUHABBETLE...:)))))


Tarih: 19:43, 31/7/2009
Yorum (yok) | Yorum yaz | Baglanti

HAYIRLI KANDİLLER...


"Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizin, ALLAH Teâlâ’nın huzuruna kabul edilişini temsil eden İsra ve Mîrac mucizesi bizlere, insanın, ilahi rızaya ve desteğe ulaştığında akıl ve idraki zorlayan derecede nice üst derecelere ulaşabileceğini gösterdiği gibi, mana aleminde yükselip ilahi rahmet ve huzura erişmenin, öncelikle gönül ve ruh temizliğinden, ahlaki erdemlere yükselişten, her şeyin sahibi olan Yüce ALLAH’a bağlılık ve boyun eğmeden geçtiğini de hatırlatmaktadır. Kelime anlamıyla “gece yolculuğu” manasına gelen İsra ve “yükselmek, yükseğe çıkmak, yükselmeyi sağlayan vasıta” anlamlarına gelen Mîrac;
Alemlere Rahmet olarak gönderilen Sevgili Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimize, Mekke döneminde bir gece, Yüce Yaratanın sonsuz kudretinin eserlerini temaşa etmesi için önce Mescid-i Aksa’ya, oradan da semaya yaptırılan hikmet yüklü yolculuğu ifade eder..."

*** ***


Yağmurun toprağa hayat verdiği gibi dualarında hayat bulacağı bu gecede dua bahçesinde yeşeren bir fidan 
olmak dileğiyle...
Bu mübarek gece hepimiz ve bütün İslâm alemi için maddî ve manevî hayırlara vesile  olur inşallah...

***  ***

"Ah, bu yollar!
Aklın, mecnunluğun, meczupluğun ötesinde bu yollar.
Seher sarhoşluğu yolları.
Miraç gülleriyle donatılmış, ruhuna Sidretül Münteha kokuları sinmiş bu yollar.
Vecd yolları.
Aşk yolları.
Gözün kaymadığı bu yollar, gönlün bulanmadığı bu yollar."

 (S.Karakoç)


Tarih: 15:47, 19/7/2009
Yorum (2) | Yorum yaz | Baglanti

Kahve taneleri .....


Bir baba evlenmek üzere olan oğluna tavsiyelerde bulunuyormuş. "Son tavsiyemi mutfakta anlatmak istiyorum" demiş. Mutfağı ve yemek yapmayı bilmeyen delikanlı "Olur" demiş çekine çekine.


Baba, ocağa aynı büyüklükte üç kap koymuş, hepsini suyla doldurup üçünün de altını yakmış. "Şimdi, istediğim her şeyden iki tane vereceksin bana" demiş oğluna. Sırasıyla havuç, yumurta ve kavrulmamış kahve çekirdeği istemiş...


Oğlu hepsinden ikişer tane vermiş babasına. Adam iki havucu birinci kaba, iki yumurtayı ikinci kaba ve iki kavrulmamış kahve çekirdeğini üçüncü kaba koymuş.

Her üçünü de yirmi dakika süreyle kaynatmış. Daha sonra kapları indirip yemek masasına buyur etmiş oğlunu. Yemek masasında üç tabak duruyormuş. Kaplarda kaynayan havuçları, yumurtaları ve kahve çekirdeklerini büyük bir özenle tabaklara yerleştirmiş.


Sonra oğluna dönüp sormuş: "Ne görüyorsun?"

Oğlu düşünürken açıklamaya başlamış.
"Havuçlar haşlandıkça aslını kaybedip yumuşamış.
Yumurtalar görünüşte baştaki gibi sert duruyorlar ama içleri katılaşmış.
Kahve taneleri ise olduğu gibi duruyor,
başta neyseler sonunda da öyleler.. "
Sonra asıl tavsiyesine sıra gelmiş:


"Evlilikte aşk ve şefkat birlikte olmalıdır.
Aşksız bir evlilikte her iki eş de şu gördüğün havuçlar gibi
birbirlerini tüketirler, eskitirler, pörsütürler.
Şefkatsiz bir evlilikte ise eşler birbirlerine ne kadar tahammül etseler de,
şu gördüğün yumurtalar gibi içten içe katılaşırlar, birbirlerinden uzaklaşırlar.
Aşkın da şefkatin de olduğu bir evlilikte ise,
şartlar ne olursa olsun, eşler tıpkı şu kahve taneleri gibi,
birbirlerinin yanında kalırlar, kendi kişiliklerini yitirmezler.

Kahve tanelerinin tekrar kaynatılmaya hazır olmaları gibi,
onlar da birbirleriyle baş başa uzun yıllar geçirmeye isteklidirler.

Oğlu aldığı bu dersten tatmin olmuşa benziyordu.
"Asıl ders bu değil!" dedi baba.
Oğlunun elinden tuttu, ocağın üzerinde bıraktığı kapların içinde kalan suları gösterdi.
"Havuçlardan ve yumurtalardan arta kalan suya bak...
İkisinde de bir tat yok "
Kahve çekirdeklerini çıkardığı kaptaki suyu
yavaşça bir fincana boşalttı.
Mis gibi taze kahve kokuyordu. Fincanı oğluna uzattı.
"İçmek istersin herhalde" dedi.

Oğlu kahvesini yudumlarken konuşmasını sürdürdü.
"Kahve çekirdekleri gibi
birbirlerini tüketmeyen eşlerin paylaştığı yuva da işte böyle olur.
Mis gibi, temiz ve huzur verici.
Herkesin fincanına koyup yudumlayacağı taze kahve gibi...
Çünkü onlar birbirlerini harcamayarak, birbirlerine aşkla ve
şefkatle davranarak hayata kendi tatlarını, kokularını ve renklerini katmayı başarırlar."
Kahve taneleri gibi olabileceğiniz bir yaşam geçirmeniz dileklerimizle… .

                                                alıntıdır


Tarih: 19:34, 13/7/2009
Yorum (yok) | Yorum yaz | Baglanti

Şahit olmak, sahip olmaktan daha şereflidir...


Kimsenin görmediği sen, şimdi, seni yoklukta göreni "görmekle" görevlendirilmişsin. Görmekle görevlendirilen sen, görünür değildin, görür de değildin. Görünmen için var olman gerekirdi en azından. Ama O senin yokluğunu gördü, seni yokluğunda da gördü. O seni gördüğü için sen var oldun, görünür ve görür oldun.
Hiç görünür olmasaydın, hiç bir gözün gözdesi olmayacaktın. Görür olmasaydın, görür olmadığını bile görür olamayacaktın. Sana herkes kör olacaktı. Dahası, sana kör olduklarına da kör olacaklardı. Seni görebilmek için aramaya çıkmayacaklardı bile. Seni görmek için gözleri yolda olmayacaktı bile. Gözleri seni görmüyor diye huzursuz olmayacaktı. Sen her şeye kör olacaktın. Dahası, herkese kör olduğuna da kör olacaktın. Görmek için ışık bile aramayacaktın. Görecek bir şeylere ihtiyacın olduğunu bile göremeyecektin. Işık olsa bile gözüne değmeyecekti. Gözlerin görünmeye değer şeyleri görmeye değer bulunmamış olacaktı.
Şimdi, nerede durduğuna bir bak.. En başında söylemen istenen cümleyi bir daha düşün: "Eşhedü..." Yani, "Ben şahitlik ederim ki..."
Görülmeyen ve görmeyen senin, hiç görülmese görülmesi beklenmeyen senin, hiç görmese görmeyi beklemeyen senin, zaten görünmeye değer olana ve görene "şahit"olarak seçilmen, ne büyük sürpriz.. O ki görendir; sen görmesen de görünürdü. Seni tanık seçmese de görünürlüğünden bir şey eksilmezdi.
Sen görünür değilken seni gören, şimdi kendisi görünür değilken "beni gör!" diyor. Üstelik senin görünmeme nedenin yokluğundu. O'nun görünmeme nedeni ise varlığının sınırsızlığı, sonsuzluğu. Üstelik, senin görmen O?nun görmesinden ödünç alınmış. Senin O'nu görmene O hiçbir şekilde muhtaç değil. Seni yok olduğun halde göreni, Sen zaten var olduğu halde görmekle "şehit" sayılıyorsun. Görmeye ve görünmeye muhtaç sen, görmeye ve görünmeye asla muhtaç olmayan O'na "şahit" olmayı O'na lütuf sanıyorsun.
Oysa...
Sen görünmezdin.
Görünmediğin halde O gördü seni.
Görünür eyledi.
Oysa...
Sen görmezdin.
Sen görmediğin halde, senin görmediğini O gördü.
Seni görür eyledi.
Görünür ve görür eylediği sana iltifat etti.
Senin O?nun görünür ve görür olduğu gerçeğine şahitlik etmeni istedi.
"Beni gör!" dedi.
Gördün mü aldığın şerefi?
Gördün mü hiç görünmez yerlerden sana ulaşan iltifatı?
Gördün mü hiç göremediğin taraflardan sana edilen ihsanı?
Öyleyse...
Sahip olmaya değil, şahit olmaya özne ol!
"Ben" diye başlamayı hak ettiğin tek cümle şu olmalı:
"Ben şahitlik ederim ki, yoktur ilah, ancak Allah var."
"Ben" öznesinin önüne, sonu gelmez, seni doyurmaz, elinde kalmaz şeyleri dizme.
De ki: "Ben sahip olmaya değil, şahit olmaya geldim."

                                              SENAİ DEMİRCİ

Tarih: 16:50, 29/6/2009
Yorum (1) | Yorum yaz | Baglanti

ve'dduha ve bahar..


Ne haldeydi o ağaçlar! Ne kadar da gözden düşmüştü o tohumlar! Kurumuş kemik gibi dallarında ne bir umut görüyorduk çiçeklere dair ne bir işaret vardı çiçeklere dair... Karlar altında, taşlamış dal uçları, kurumuş budakları, soğumuş gövdeleri, geçen yılın baharında salkım saçak çiçeğe ve yaprağa ve meyveye durduklarına inandırmaz olmuştu gözlerimizi.. Sanki unutulmuşlardı... Sanki küsmüştü onlara, geçen bahar onları gelinler gibi baştan ayağı çiçeklerle bezeyen Yaradan... Önce yapraklarını almıştı ellerinden.. Meyvelerini kurutmuştu dal uçlarında.. Bir anda gözden düşüvermişti erik ağaçları, kiraz ağaçları.. İnciri yoksa ne diye dönüp bakayım ağacına? Elması bitmişse, ne diye hatırını sayayım dallarının? Hem sonra ne çok çiçek vardı toprağın yüzünde? Bir anda soluvermişlerdi? Sanki onlara pırıl pırıl hayat vaadeden, rengarenk güzellikler bahşeden arkasını dönüvermişti sonbaharda..
Ama şimdi..
Kemikler gibi kurumuş dal uçlarında bir şehrayin başladı. Taşlaşmış ağaç gövdelerinde bir hayat çağlayanı akmaya başladı. Küsüldüğünü sandığımız budaklardan çiçek çiçek hayatlar fışkırmaya başladı. Nazlı gelinler gibi süsleniyor kurumaya terk edildiğini sandığımız ağaçlar... Demek ki onların da bildiği, şimdi okumamızı istediği bir haber var:
"Ve'dduha ve velleyli iza seca... " /"Tanık olsun kış gecesinden bahar doğumunun çıkışı.. Tanık olsun çekirdeklerin kalın kabuklarından hayatın filizlenerek doğuşu.. Ve tanık olsun taşlaşmış gövdelerinde unutulmuşluğun karanlığının giderek derinleşmesi.. Ve tanık olsun toprak altında unutulan, ayaklar altında ezilen çekirdek ve tohumların unutulmuşluğun, gözden düşmenin dibinde yitmesi.. "

Ey taze bahar, ey dal uçlarının sıcak nefesli çiçeği, ey çamurlar içinden başını uzatan pak yüzlü papatya, ey gözlerden uzakta kaldığı sanılan kemikleşmiş ağaç, taşlaşmış dal uçu, körleşmiş budak.. Bakma unutulduğunu sananlara... Aldırma Rabbinin gözünden düştüğünü sanıp gözleri yanılanlara..
"Ma veddaeke Rabbüke vema kala.."/ "Rabbin seni ne terk etti ne de küstü."

Hele dur, bak daha neler neler olacak. Sana şimdilik verilenlerden fazlası verilecek. Elinde şimdi olanlar sonraları daha da çoğalacak. Kıştaki halinden daha güzel olacaksın. Yapraklara bürüneceksin, binbir kokuyla bezeneceksin, meyvelerle sevindirileceksin...
"Vele'l ahiretu hayrun leke mine'l ula..." /"Bundan sonrası senin için öncekinden daha hayırlı olacak.."

Ellerinde sevinçler olacak. Dal uçlarında kuşlar cıvıldayacak. Gölgene insanlar toplanacak. Büründüğün kokulardan ruhlar rayiha emecek.. Yaprakların arasına meyveler konulacak.. Şükür yumağı memnuniyetler doğuracaksın.. Yüzünün paklığında, renklerinin canlılığında nice tefekkür ve şükür çiçekleri açtıracaksın.. Sana dokunmak bir ayrıcalık olacak. Seninle olmak başlı başına bir umut olacak... Gözde olacaksın her daim. Meyvelerin el üstünde tutulacak...

"Vele sevfe yu'tike rabbüke feterda..." /"Rabbin sana bahşedecek ve sen de bundan hoşnut ve razı olacaksın.

Hatırlar mısın kış ortasındaki yetimliğini.. Gözlerden ve gönüllerden ırak halini.. Varlığnın unutulup ayaklar altında ezildiğini. Hayatın memesinden emmekten kesildiğini.. Yaprak yaprak hüzünlerle yere savrulduğunu.. Köklerinden suyun çekildiğini..

"Elem yecidke yetiman feava..."/ "O seni yetim olarak bulup sığınak olmadı mı?"

Görenler seni tanıyamazdı. Taşlaşmış gövden hiçbir şeyi vaad edemezdi. Yaprakların yoktu ki seni bir şeye benzetzelerdi. Ayaklar altında taşla karıştıralacak kadar hayat yoksunu bir şaşkındın. Ne bir biçimin vardı ne şimdiki güzelliğine daiir işaretler vardı elinde.. Şaşkındın.. Hangi şekle bürüneceğin, hangi yüzle görüneceğin bilinmezdi.. Bilinemezdi.. Nereye yöneleceğin, hangi biçime, hangi kokuya, hangi meyveye duracağın tahmin edilemezdi.. Sonsuz tereddütler içinde görünüyordun.. Yolunu bilmez gibiydin...
"Ve vecedeke dallen feheda..." "Yine O seni yolunu kaybetmiş bulup doğru yola yönlendirmedi mi?"

Hayatın el etek çektiği bir ölü gibiydin. Renklerini yitirmiş, yüzü solmuş, canı azalmış, suları çekilmiş, itibarını kaybetmiş, gözlerden düşmüş bir hastaydın.. Humma nöbetinde gibi titreyen, yaprakçıklarını döken, beli bükülen sen değil miydin? Bir tatlı bakışı bile dilenen bir fakirdin. Ellerin boş, meyvesizdin. Yüzün sevimsiz, çiçeksizdin. Gövden soğuk, kalbini kaybetmiş gibiydin. Öylesine hasta, muhtaç ve yoksuldun ki...
"Ve vecedeke ailen fe ağna.../" "Seni muhtaç bir halde bulup, başkalarına muhtaçlıktan kurtarmadı mı?"

Hadi öyleyse, toprağın altına girmekten korkan o "yetim"lere bir teselli sun.. Hadi öyleyse, sevdiklerinin kabirden çıkarılacağna dair ümitlerini yitirmiş o "muhtaç"lara bir müjde fısılda.. "Kurumuş kemikleri kim diriltecek şimdi?" dercesine, hakikatin anneliğinden yetim düşmüşlere bir şeyler söyle.. "Ölü"den "diri" çıkaracağına söz verirken, yüzüne bakılmaz ölünün bile yüzüne bakacağını, bakılacak yüzü bile olmayan ölünün yüzüne bakıp da ebedi diri kılacağını haber veren Rabbinin yakınlığını isteyen yetim ve öksüzleri hor görme, geri çevirme, karşılıksız bırakma... "fe emme'l yetime fela takhar..."/Asla yetimi hor görme...""fe emme'ssaile fela tenhar..." /"İsteyeni asla geri çevirme."

Seni unutuluş kışından seçip alan, çiçek çiçek anıldığın, meyvelerce beğenildiğin varlık baharına eriştiren Rabbini an.. Seni umutsuzluğun çamurundan çekip alan, güzel bakan gözlerin gözdesi eyleyen, ebedi dirilişe susamış ruhların müjdesi eyleyen Rabbini minnet borcunu hatırla.. Seni çiçekli bir hitap eyleyen, Seni kudretiyle boyayan, rahmetiyle hayatın kucağında ağırlayan Rabbinin iyiliğini anla/t da anla/t...

"Ve emma bi ni'meti Rabbike fehaddis..." /"Hiçbir zaman Rabbinin nimetini dilinden düşürme..."
                                                                                                                             SENAİ DEMİRCİ

Tarih: 22:58, 2/6/2009
Yorum (1) | Yorum yaz | Baglanti

Bir kız başını açıp okuyabilir mi?

ALLAH'IN KOYDUĞU KANUNLARI, KULLAR KALDIRAMAZ

SORU: Bir kız başını açıp okuyabilir mi?

CEVAP:
Peygamberimiz (s.a.v), "Beşikten mezara kadar ilim öğreniniz. İlim Çin'de de olsa arayınız". (Yani çok uzaklarda da olsa ilmi arayınız. Çin o zaman çok uzak olduğu için böyle buyurmuştur.) "İlim her kadın ve erkeğe farzdır" buyurmuştur.
Bizim şimdiki şuursuz müslümanlar işin detayına inmeden, İslâm'ın diğer emirlerine bakmadan hemen fetvayı veriyorlar.

"Kardeşim ilim sadece erkeğe mi farz, kadına da farzdır diye buyrulmuştur.
Öyle ise kadınların da okuması lazımdır" diyorlar.

Heyy... Şuursuz Müslüman, Allah'ın emirlerinden bihaber!

Evet, ilim kadın ve erkeğe farzdır ama hangi ilim? Dinî ilim, her kadın ve erkeğe farz-ı ayndır. Yani, dinini her kadın ve erkeğin öğrenmesi şarttır. Diğer astronomi, tıp, fizik, kimya matematik vesaire gibi ilimler ise farz-ı kifayedir.

Yani bazılarının bunları okumasıyla, diğer Müslümanların üzerinden sakıt olur (düşer). Eğer hiç bir Müslüman bu ilimleri okuyup öğrenmezse, bütün müslümanlar günaha girer.

Şimdi şöyle bir düşünecek olursak, Türkiye'deki okullar İslama uygun bile olsa, yani kız-erkek okulları ayrı olsa, kızlara kadın hocalar gelse bile, bir kız kendine farz olan dinî ilimleri öğrenmeden diğer ilimleri öğrenmek için bu okullara gidemez!...

Önce, bir kız kendisine farz olan ilimleri öğrendikten sonra bu okullara gidebilir, tabi ki okullar İslâm'a uygunsa. Yoksa, daha

dininin "d" harfini bilmeyen bir genç kızın bu okullara gitmesi caiz değildir. " Dinî ilimleri
öğrendikten sonra İslâm'a uygun okullarda okuyabilir mi?" diye bir soru gelirse, cevap şu
olabilir: Okuması da lazımdır. İster üniversiteyi bitirsin, isterse profesör olsun. Zaten
kadın elemanlara da ihtiyaç vardır. Bilhassa kadın doktora çok ihtiyaç vardır. Fakat
şimdiki İslâm'a aykırı olan okullarda, ilim kadına farzdır zannı ile, "Kadın doktora da
ihtiyaç var. İslâm'a hizmet etmek için okuyorum" gibi vicdanî telkinler katiyyen doğru
değildir. Çünkü İslâm'a hizmet, Allah'ın emirlerini çiğneyerek olmaz. Nasıl olur da Allah'ın
(c.c) kesin emri olan kapanmayı bırakıp, başını, bacaklarını açıp erkeklerin içinde
okuyarak", İslâm'a hizmet edeceğim" denilir? Böyle konuşan insanlardan İslâm'a ziyan
olmasın da, İslâm başka bir şey istemez ondan.

Bir defa şunu iyi bilmek lâzım. Allahu Teala,"İstersem dinimi kafirede yaydırırım"
buyurmaktadır. Öyle ise Allah bizden ne istemektedir. Bizden İslâm'a uygun şekilde
hareket etmemizi, ibadet etmemizi istemektedir? Allah'ın dininin yayılması için insanlara
ihtiyacı yoktur. İsterse bir anda herkesin kalbine bir ilham verip, herkesi Müslüman yapar.
Fakat İslâm'ın yayılmasını insanlara vermiştir. Bu da büyük bir imtihandır. Bu imtihan da
İslâm'dan taviz vererek olmaz. Hele hele farzlardan fire vererek hiç olmaz. Hizmet, ilim,
amel, ihlasla olur. İlim deyince, elbette düzenin okullarında okunan safsatalar değildir.
(Tabi ki bazıları müstesna.)

Kadınların erkeklere muayene olması uygun değildir. Onun için Müslüman kadın
doktorlara ihtiyaç vardır. Bunun için de kadınların okuması lazımdır, diyenlerin
söyledikleri doğru değildir. Çünkü İslâm âlimleri her kadının mazeret halinde erkek
doktora muayene olabileceği hakkında fetva vermişlerdir. Fakat bir kız başını açıp
okuyabilir veya bir iş yerinde çalışabilir fetvasını vermemişlerdir. Öğrencileri sırf kız olan
okulda okuyamaz mı denilirse, okuyamaz. Çünkü, erkek öğretmenler vardır. Erkek
öğretmenlerin okutması caiz değildir. Ben bu fetvayı kendi aklımdan vermiyorum.
Sonuç olarak şunu diyebiliriz ki, Allah'ın emri çiğnenerek, Allah'ın dinine hizmet edilmez.
Başını açarak bir kız okuyamaz. Burada bizim gibi uyuşuk müslümanlara çok işler düşüyor.Niçin kadınlara ve erkeklere özel okullar açmıyoruz? Para mı yok, hayır. Peki niçin
açılmıyor? Niçin olacak, müslümanlar arasında birlik, beraberlik yok, cihad aşkı yok da
onun için. Evet, tez elden müslümanlar bir araya gelip, özel ilkokullar, ortaokullar, liseler açmaları lâzım. Hatta dini devlete karışmaz, devleti dine karışır olan laik devlet izin verirse üniversite de açılmalıdır. Şunu da söyleyeyim: "Nasıl olur da bir Müslüman, kızını,erkeklerin içine kıskanmadan gönderebilir? Zerre kadar kıskançlık duygusu yok mudur?
Kızların erkeklerin içinde okuması caiz değil de, acaba erkeklerin kızlar içerisinde okuması
caiz midir? Hiç düşündünüz mü? Kız-erkek karışık olan okullarda yapılan ahlâksızlıkları
bizden daha iyi biliyorsunuzdur. Ben şu nakıs aklımla, kızını erkeklerin içinde okutan
Müslümana hayret ediyorum. Çünkü biliyorum ki, o baba sınıfta kızına hoş
bakılmayacağını bilmektedir. Gel gör ki bilmek başka, idrak daha başkadır. Allah
yardımcımız olsun (amin).

gençliğin imanını sorularla çaldılar.

Emine Şenlikoğlu

Tarih: 12:27, 20/5/2009
Yorum (4) | Yorum yaz | Baglanti

ARADA BİR BUNALDIĞINIZDA BU YAZIYI OKUYUN...

Bir zamanlar bir psikoloji kitabında okuduğum bir bölüm vardı...

Hayatın ve getirilerinin kıymetini anlamak için tavsiye edilen bir metod vardı içinde..

Deniyordu ki; "arada bir, çok bunaldığınızda,hayatın sizin için çekilmez hale geldiğini düşündüğünüzde kendinize 10 dakika ayırın ve kendi cenaze töreninizi düşünün"...

Cümleyi ilk okuduğumda çarpılmıştım...

Ben girişin akabinde pozitif bir gelişme ve tavsiye bekliyordum...

Ama " kendi ölümümüzü ve cenazemizi " düşünmemiz tavsiye
ediliyordu...


Tüylerim diken diken oldu ve yazarın saçmaladığını düşündüm o an...
Ama önyargı düşmanı biri olarak okumaya devam ettim...




Özellikle insanların sizin için neler söyleyeceklerini, onlar için ne ifade ettiğinizi hissetmeye çalışın...

Diyordu ki; " bunları düşündüğünüzde dünyadaki yerinizi, dünyayı terkettiğinizde oluşacak boşluğu, sevdikleriniz ve sizi sevenler için öneminizi anlayacaksınız...

O andan geriye dönme şansınız olmadığını, hayat denen kredinizin bittiğini ve onlara yanıt verme şansınız olmadığını düşünün...

Tekrar sarılma, bir kez daha öpme ihtimalinizin bittiğini hissedin...




Dünyadaki küslüklerin, ayrılıkların, kavgaların
yanında bu acının ve geri dönülmezliğin korkunç
çaresizliğini yaşayın...

Bırakın canınız yansın,
bırakın alevler içinde kavrulsun tüm ruhunuz...

Orada, o musalla taşında düşünün kendinizi...

Seyredin şu an çevrenizde olanların yüz ifadelerini...

Akıllarından ve yüreklerinden geçen
cümleleri hayal edin...




Kitaba devam etmeden bıraktım kenara ve gözlerimi kapatıp aynen düşünmeye başladım...

Eşimi, oğlumu, annemi, babamı, kardeşlerimi ve diğer tüm
çevremi oturttum tek tek kendi cenaze törenimdeki yerlerine...


Birer birer yerleştirdim tabutumun çevresine hepsini...

Hayatımda çok nadir bu kadar canım yanmıştı...

Görüyordum işte "babaaaa..." diye ağlayan biricik oğlumu...

Eşim kucağında "ağlayan emanetimle" ayakta durmaya çalışıyordu per perişan...

Koca çınar babacığım, belli belirsiz dualar okuyordu,
o gözümden hala gitmeyen vakur duruşuyla...

Annem, ciğerinden bir parça canlı canlı koparılmış gibi
hem içine hem dışına akıtıyordu gözyaşlarını...




Kardeşlerim, akrabalarım
"çok erken gitti, doyamadı oğluna.." diyordu acıyan ses tonlarıyla...

Ve dostlarım... Onlar da şaşkındı...

Bazısı "daha dün birlikteydik, nasıl olur.." diyordu...
Sonra anladım yazarın ne demek istediğini daha devamını
okumadan kitabın...


Bunları seyredip onlara "hayır ölmedim, burdayım.."
demek istedim hayal olduğunu unutup...




Farkındalık önemli bir kavramdır psikolojide...

Belki de hiç aklımıza gelmeyen ve gelmeyecek bir farkındalığı göstermek istemişti yazar...

Kitabı okumaya ne gücüm kalmıştı, ne de isteğim...

Almam gereken dersi ve mesajı almıştım...

Şimdi ne kitabın adını ne de yazarı hatırlamıyorum...

Şu an bunları yazarken bile çok kötü oldum...

Bu olayda tek farkındalık da yok üstelik...

Biraz kendime geldikten sonra devam ettim
hayatımın en zor hayaline...

Sırada çevremdekilerin ölümümün akabinde
neler söyleyecekleri vardı..

Usulen ve nezaketen söylenenlerin dışında...




Onlarda bıraktığım izleri,
yaşananları ve yaşanamayanları elden geçirerek
ben konuşturacaktım hayalimde...

İçlerini okuyacaktım, senaryo bana ait olarak...

Yaşarken neler yazmıştım, ölümümle neler okuyacaktım...

Gerçek duygularıydı ulaşmaya çalıştığım, ölüm acısının etkisiyle girilen duygusal mod değildi, deşifre etmem gereken metin...

Canım oğlumun söyleyecek çok şeyi yoktu...

Özleyecekti, yokluğumu hissedecekti..
Ağlayacaktı aklına geldikçe...

Belki ölümün ne anlama geldiğini hissedecek yaşa gelinceye kadar
sıradan bir üzüntünün ötesine geçmeyecekti duyguları...

Ama hayal bu ya, 18-20 yaşına getirdim 2 saniyede oğlumu...

"hayal - meyal hatırlıyorum be baba seni...




Keşke şimdi yaşıyor olsaydın da erkek erkeğe sohbet etseydik seninle...

Bak mezuniyet törenimde de babasızdım...

Askere giderken kimin elini öpeceğim senin yerine...

Diyecek canı yanarak bir köşede...

Sevgili eşim... Benim muhteşem hatunum...
Nasıl dayanır bensizliğe?...

O ki, benim için her şeyini feda edip koşmuştu bana...

Hayatının tek adamı şimdi toprak olacaktı...

Bir daha " Seni seviyorum " diyemeyecekti...

Bir daha hevesle açamayacaktı çalan kapıyı...

Ve her gelen gece bensizliğini haykıracaktı yüzüne...

Her sabah da bensiz başlayacaktı koca gün...




Tek cümlesi takıldı o an içime;

" Oyunbozanlık yaptın be böceğim, hani beraber ölecektik ?..."




Babam-annem,o bugüne kadar evlat olarak
mutlu edecek hiçbir şey yapamamanın acısıyla
kahrolduğum güzel insanlar...

Helaldi şüphesiz hakları...

Bilerek hiç kırmamıştım onları...


Üzerine titredikleri evlatları onlardan önce göçmüştü işte önlerinde ve dualarına muhtaçtım....

Kaç anne ve babanın çekebileceği bir acıydı ki evladının cenazesinde bulunmak...

Herhalde insanın uzun yaşadığına üzüldüğü nadir
anlardan olsa gerek...




Diğerlerine geçmiyorum...

Bu yazıyı şu an yazıp sizlerle paylaştığıma göre
"diğerlerine" artık sizler de dahilsiniz...

Düşünün, bir gün bir mail ulaşıyor mail-boxınıza "ölmüş“ diye...

Sizler kimbilir neler düşünür ve yazardınız...

Eşim şu an yanımda ağlıyor, sanki gerçekmiş gibi...

Oysa ki yazarın amacı "Yaşamanın ve hala nefes alıyor almanın kıymetini" göstermekti...

Benim de öyle...

Lafı çok uzattım farkındayım...
Ama dediğimiz çözümü zor süreç 2 satırla özetlenemeyecek
kadar girintili çıkıntılı...




Ben o gün kurduğum o hayalle, canımın tüm yanmasına rağmen
YENİDEN DOĞDUM...

Bilgisayar diliyle "format attım hayatıma"...
Sahip olduklarımın farkına vardım ve hala nefes
alıyor olduğum için şükrettim...


Gözlerimi açtığım anda o kötü ve acı sahne bitmiş,
oyun perde demişti...


Peki ya hayal değil de, gerçek olsaydı ve perde bir daha açılmamak üzere kapansaydı...

Belki gerildiniz, kötü oldunuz ama devamını
getirirseniz buna değer bence...

İşte bu final bu yazıyı buraya kadar okumanıza değmiş olmalı...




Ben bu akşam melankoliğim ve biraz abartmış olabilirim...
Hani sanatçı ve şairiz ya ondandır belki...

Bence bu yazıyı sadece okuyarak bırakmayın...

LÜTFEN ARADA BİR,
BURADAN ALDIKLARINIZI TARTIN,
DÜŞÜNÜN VE HAYATINIZI GÖZDEN GEÇİRİN...

Ölümün kime ve ne zaman geleceğini
Yüce Allah' tan başka bilen yok...

İşte bu yüzden hazır yaşıyorken ve
nefes alıyorken yapabileceklerinizi yapın,
ertelemeyin...




Sizi sevenlere ve sevdiklerinize
daha fazla zaman ayırın...

Bilerek - bilmeyerek
kırdığınız kalpleri tamir edin...

Ve en önemlisi;

VERDİĞİ-VERMEDİĞİ,
ALDIĞI-ALMADIĞI HERŞEY İÇİN,
TEKRAR TEKRAR ŞÜKREDİN YÜCELER YÜCESİ YARADAN'A
CAN DÜNDAR...

Tarih: 00:53, 13/5/2009
Yorum (1) | Yorum yaz | Baglanti

ÖFKEMİN ASIRLARDIR KAPANMAYAN YARASINA...




Kursun sıkıyorlar yine şüheda!
Ülkemde örtülerim çekiliyor başımdan,
Başörtülülerle boğuluyorum her gece
İlmik ilmik boğazıma düğümleniyor hıçkırığım,
Haykırmak istesem de sesim çıkmıyor,
Ceylanlarım bu yüzden boğazlanıyor,
Hafakanlar ortasında kaldım,
Biçareyim şüheda!..

Bugün yine zulüm yağıyor,
Akan gözyaşlarım üstüne,
Birileri başörtümü istiyor şüheda!
Diyet olsun diye Haybere,
Birileri ölüm istiyor şüheda!..
Yitik sevdamı yok etmek için,
Darağaçlarında...

Bak bir Zeynep çıkmış şüheda!..
"ONURUMDUR ÇİĞNETMEM!" diyor...
Birilerinin dili dışarıda,
Kahpece saldırıyor...
Bir Sümeyye çıkıyor
Her fırsatta karşılarına...
Ve direnisin sancağı,
Başörtümüz oluyor!...
- Dalgalandıranlara selam olsun!...-

Öfkemin yarasına intikamlar yağıyor şüheda!..
Beyazıt Meydanına yakılan,
İsyan ateşi bile içimi ısıtmıyor!...
Buz kesildim utancımdan şüheda!...
Kan-ter içinde kaldım, titriyorum;
Öfkelerin ayazında...

Bak bir Aişe çıkıyor şüheda!...
"ŞEREFiMDiR ÇİĞNETMEM!" diyor!..
Birileri hayasızca,
Peruk teklif ediyor...
Bir Zehra direnişi çıkıyor,
Kahpe teklifin karşısına!..
Ve direnisin sancağı,
Başörtümüz oluyor!..
- Koruyanlara selam olsun!..

Beynimin dehlizlerine,
Bakışların düştü yine şüheda!..
Gelmek istesem tel örgüler bırakmıyor,
Uykularım bölünüyor bin berzah ötesinde...
Keşke diyorum, keşke...
Ama yok, yok iste...
Arasat'ta kalmış gibiyim,
Biçareyim şüheda!..
İntizarın düşüyor gönlümün vuslatlarına,
Kelepçeli ellerimi semaya kaldırarak,
Yitik sevdamın örtülü çiçeklerine
Adıyorum dualarımı!..-Selam olsun sizlere, selam olsun!...


(alıntı)


Tarih: 19:34, 3/5/2009
Yorum (1) | Yorum yaz | Baglanti

BENİM ÖRTÜM GÜL KOKAR...



Gül yüzlülerin kirini gülsuyu kokan gözyaşları alır…Ve damla ,damla gül dökülen ellerde gül kokusu kalır.
Tohumu eken bilir,

Göz yaşın döken bilir,

Gül kadrin diken değil,

Çileyi çeken bilir,

Ve ey gözyaşım,

Bulutuna sadık yağmurlar gibi gel, ve kadim bir dostu uğurlar gibi git… Geceyi içine döken tomurcukların yeşiliyle gel; goncayı açılsın diye bekleyen bülbülün diliyle git…Bülbüller konan dallarda yaprak gibi gel, ve derinlerde bendini yıkan bir ırmak gibi git. pişmanlık dolu yüreklerden sancılarla git…

Ve ağlamaktan korkma gözüm!..Ağla ki kirlenmiş olan vicdanın gözyaşınla yıkansın…
Ağlamak hassas ruhların ferahlama gayreti ve vicdan da yanan ateşi göz yaşlarıyla söndürme hamlesidir.

MADEM Kİ GÖZYAŞI BİR KUTLU DEMDİR...AĞLAMAYI BİLEN GÖZLER İÇİN O BİR ERDEMDİR..



Bir ateş düşünün, dumanı âh ile çıkar da külleri göz yaşına karışır ya… Hayat bir mum alegorisidir hani, mumun başındaki yanış gözde yaş olur da gözyaşı alevle barışır ya…Alev can ipliğini yakınca, acıdır ki, bedenini eritir de mumun, su ile alev birbiriyle yarışır ya…


Gözyaşıdır ki yıkayarak yakar, yakarak yıkar. Arıtır ve eritir; temizler ve gizler… Fazilettir, diyettir… Bu yüzden denilir ki gözyaşı yiğitler kârıdır ve civanmertler vakarıdır.

Şaire unuttuğu mısrayı bir gözyaşı hatırlatır, şehrazad üveyikler uçuran acıları bir gözyaşı anlatır. Sancılı damarlarda ölümcül çılgınlıkları gözyaşıdır okuyan satır satır. Toplasan gözyaşlarını âşıkın, dalgalı bir deniz olur; süzülürken bağrından, yakar geçer iz olur. Yalnız doğar gibi her insan, yalnız akar her damla ve yağmur yağmur gözyaşıyla ıslanır nisan.En son, yağmur kuşları konar kuşpalazı çocukların salıncaklarına, gözyaşı şefkat olur.


BENİM DAVAM BEŞERİ DEĞİLKİ ÜMÜDİM KIRILGAN OLSUN

Bütün boşluklarını sen doldurdun ömrümün… Söylenmedik sözler yerine sen vardın yanımda. Sevdaya dair yeminlerden sonra sen vardın. Köhne zamanın direnci adına, acı çağların yaşlısı ve genci adına yine sen vardın. Dikenler gülden habersiz iken, gözler dilden de fersiz iken; zamanından geriye düşmüş acılar için, mânâda biçimleri yitiren sancılar için; aynalarda eriyen sırlardan taşarak, ucu kıyamete çıkan asırları aşarak; gerçekten daha gerçek kelamlarda ve Güzeller Güzeli’nden vuslat müjdeli selamlarda sen vardın… Hep sen vardın...

Bir gözyaşı, gül mevsiminde güle karşı akarsa aşk olur adı; sevgiyi damıtır en derin yerinden. Suçlardan sonra tenha gecelerde akarsa tevbedir tadı; gönülleri arıtır en kara kirinden. Madem ki gözyaşı bir kutlu demdir, elbette bir erdemdir.

Bir gözyaşı, bir cevherdir ateşten kaynayan ve alev gibi yanan. Özü sudur ama avuçta bir yalım, gönülde bir yangın olur.


alıntı

Tarih: 00:56, 25/4/2009
Yorum (1) | Yorum yaz | Baglanti
<- Sonraki Sayfa ->